18 Eylül 2026 Cuma

Bir sabah uyandığınızda kendinizi eşcinsellik hastalığına yakalanmış olarak bulabilirsiniz



Hikayemiz 1979 yılında İsveçli LGBTİ aktivistlerinin, eşcinselliği bir hastalık olarak kabul ettiği yasaya karşı bulduğu dahice bir sivil itaatsizlik eylemiyle başladı. İs yerlerine telefon eden ve “bu sabah kendimi gey hissediyorum. İşe gelmeyeceğim” diyen aktivistler ve onlara destek olan ‘streight’lerin iş hayatını durdurma noktasına getirmesi, kapitalizmin alarm zillerini çaldırdı. 29 Ağustos’ta başlayan eylemler 19 Ekim’de yasanın değişmesi ile nihayete erdi. Bu eylem pek çok başka ülkenin de eşcinselliği hastalık ve suç kategorisinden çıkarmasını sağladı. 


İşin ilginç yanı, ülkemizde eşcinselliğin hiçbir zaman açık bir suç olarak kabul edilmemiş olmasıydı. Zira Batı toplumlarının aksine, bizim de belli açılardan dahil olduğumuz Doğu medeniyetleri, eşcinsellik gibi farklılıklara karşı belli bir tolerans ile yaklaşırdı. Sessizce kabul edilen bir mutabakat, göze sokulmamak kaydıyla, cinsel farklılıkları görmezden gelmeyi sağlardı. Bunun yakın zamandaki örnekleri, birisi biseksüel diğeri trans birey olan iki ses sanatçısının ‘sanat güneşi’ ve ‘diva’ olarak takdir edilmesi, bir başka sahne sanatçısının ‘dresscrosser’ olarak yaptığı Huysuz gösterinin ailece izlenen bir programı olmasıdır. 

 

Pekiyi ne oldu da son birkaç yılda LGBTİ bireylerin toplum yaşantısı ama özellikle de aile için tehlikeli olduğu kanısı bu kadar yayıldı? Burada krize giren kapitalizmin alt ve orta sınıflara sunacak refah kalmayınca, tüm dünyada yükselen sağ/aşırı sağ hareketleri beslemesinin etkisine işaret etmek gerekir. Yozlaştırdıkları kurumlar nedeniyle artık refah sağlayamayan, ülkelerini uzun süreler çok kötü yöneten sağ iktidarlar, eğitimsiz fakirleşmiş ve dolayısıyla aptallaşmış kitlelere, çağlar boyunca kolay hedef olmuş bir kategoriyi işaret ederek “suçlu bunlar” dedi. Böylece Putininden Trumpuna, Urbanından mollasına, ne kadar diktatör varsa hepsi bu tehlikeli taktiği, üzerine benzin dökerek harladı.


Benzer bir bicimde, iktidarda 20’den fazla yılı tek başına tüketen siyasal İslamcılar, anlatacak bir başarı hikayesi kalmayınca, korkunç bir yoksullaşma, şiddet ve güvensizlik denizinde boğuşan kitlesinin önüne yeni bir can simidi attı. Batının oyunları, dıj güçlerin fonladığı, çocukları cinsiyetsizleştirme projeleri diye sunulan LGBTİ hareketi, her türlü çürümüşlüğün tek kaynağı sayıldı. Eh zaten din ve ahlak da bu düşmanlık için zehirli ve yeterli besini sağlıyordu. 


"Ailem Güvende"diye pazarlanan ve ne tesadüftür ki 12 Eylül'de başlayan operasyonlarda, barlar, evler, gazeteler, hatta psikiyatrist ve psikologların üyesi olduğu dernekler bile basıldı ve 240’tan fazla kişi göz altına alındı. Bunların 82’si tutuklandı. İçlerinde gazeteler ve gazeteciler, vakıf ve derneklerin de bulunduğu 419 sosyal medya hesabı ya da Web sitesi engellendi. 


Böylece aileler güvende mi oldu? İç isleri ve adalet bakanlarına göre, evet. Ama gerçekte öyle değil. 

Aileler; karınlarını doyuracak gelir elde ettiğinde güvende olur. Çocuklar okula tok gittiğinde, okulda bir öğün ücretsiz yemek yediğinde güvende olur. Babaların trafik tartışmasında yok yere ölmeyeceğini bildiği zaman güvende olur. Gençler alışverişe gittiği pazar yerinde, akranı olan çete üyeleri tarafından bıçaklanarak katledilmediğinde güvende olur. Trene bindirip yolcu ettiğiniz aile üyelerinizin sağ salim gideceğini bildiğinizde güvende olur. Tatil için gittiğiniz otelin yanmayacağına emin olduğunuzda, bindiğiniz feribotta boğulmayacağınızı bildiğinizde güvende olur. Depremde yıkılan evinizin enkazında, kendi selanızı dinleyerek ölmeyeceğinizden emin olduğunda güvende olur. Kadınlar sokaklarda, iş yerlerinde, evlerinde, çoğunlukla babaları ya da kocaları gibi yakından tanıdıkları bir erkek tarafından öldürülmeyeceklerine inandığında güvende olur. Çocuklar sokaklarda, parklarda oyun oynayabildiğinde güvende olur. Yaşlılar ve engelliler gibi dezavantajlı gruplar sağlık hizmetlerine kolayca ve ücretsiz olarak ulaştığında güvende olur. Ucuz, temiz ve güvenli gıdaya ulaştığında güvende olur. Çocuklar mesem mezbahasına değil, okula gittiğinde güvende olur. Velhasıl-ı kelam, devlet yapması gerekenleri yapıp alması gereken gerçek tedbirleri aldığında aile güvende olur. Gerisi boş seçim propagandası olur.


İnsan hakları bir bütündür. Sizi ilgilendirmeyen insanların hakları kısıtlandığı, ihlal edildiği, yok sayıldığı zaman ses çıkarmaz hatta “iyi olmuş” derseniz, kutsal devletinizin bir sonraki hedefi, sizin günlük hayatınız, beğenileriniz, ilgileriniz olabilir. 

LGBTİ bir birey olmak bir seçim değildir ama homofobik olmak yapılabilecek en kötü seçimlerden birisidir. Hemcins bireylerin birbirine aşık olması fikri, bir neslin yetersiz beslenme nedeniyle güdük kalmasından daha fazla rahatsız ediyorsa, ahlak anlayışınızı gözden geçirmenizi temenni ederim, Orta Dünya’nın kuyruksuz maymun halkları.



19 Temmuz 2026 Pazar

Fail State ya da "ya devlet başa ya kuzgun leşe"


Siyaset felsefesinde fail state, bir devletin, toplumsal sözleşmenin veya siyasi rejimin varlık gerekçesini yerine getiremez hale gelerek çöktüğü, işlevini yitirdiği ve meşruiyetini tamamen kaybettiği kırılma noktasıdır.
Tanıl Bora'nın "çuvallayan devlet" karşılığını önerdiği Fail State, bir yönetimin veya sistemin artık "var olmaması gerektiği", ahlaki ve hukuki dayanağını yitirdiği anı tanımlamak için çok güçlü bir karşılıktır. Hobbes'a göre egemen, uyruklarının can güvenliğini sağlayamadığı an sistem bir işlev kaybı noktasına (fail state) ulaşır. Mesela 15 yaşındaki evladınız bir pazar yerinde, dahil olduğu çeteye gösteriş yapmak isteyen bir pich tarafından bıçaklanabiliyor ya kadınlar koruma (!) kararlarına rağmen ‘boşanma aşamasındaki’ erkekler tarafından kolayca öldürülüyorsa devlet temel varlık nedeni olan can güvenliğini sağlayamıyor demektir. 

Siyasi yapının veya rejimin artık yamalarla kurtarılamayacağını, bütüncül olarak işlevsizleştiğinde sistemik çöküş yaşanır. Mesela 11 ili kapsayan bir deprem yaşandığında, 150 yıllık Kızılay kurumu başka sivil toplum kuruluşlarına çadır satıyorsa, sistemik çöküş yaşanıyor demektir. 
Bu durumda çaresiz kalan bireyler başlarının çaresine bakar. Canını korumak için cinayet işler, depremzedelere yardım ulaştırmak için gönlünden kopanı hayali kahramanların önüne döker. 

Kahraman arayışı devletin yokluğunda açılan boşluğun doldurulma arzusundan kaynaklanır. Belki de artık bizi kurtaracak kahramanlar aramak yerine, temel görevlerini yani can ve mal güvenliğini sağlamak, sağlıklı koşullarda barınma hakkı sağlamak, ücretsiz sağlık ve eğitim hizmeti verecek bir devlet inşa etme vaktimiz gelmiştir. Bireyler ve devlet arasındaki sözleşmenin eşitler arasında olduğunu idrak edip devletin kutsal olmadığını kabul etmemiz gerekir.

40 yıllık anarşist ve tescilli devlet düşmanı olarak devletin işlevlerini hatırlatma işinin bana kalması da kaderin cilvesidir, Orta Dünya’nın ironisever halkları. 




5 Mayıs 2026 Salı

Kutsala dokunmamak kutsaldır.



Çok fazla kutsalı olan toplumların esnekliği zayıf, manipülasyonu kolaydır. Bu nedenle özgürlüğü hasarlı, tepkileri dürtüseldir. Kutsallaştırılmış seyler, kutsallaştırıldıkları ölçüde içi boşalmış kalın kabuklara, zırhlara dönüşür. Bu aile için de devlet için de milliyetçilik için de dindarlık için de geçerlidir. 


Bahane olan hiçbir şey kutsal olamaz. Bilhassa da başkalarının hayatına karışma, başkasının özgürlüğünü kısıtlama ama en önemlisi de başkalarının sınırlarını ihlal eden şeyler kutsal değildir. 


Bordro karşılığında maaş alınan işler kutsal değildir. İşiniz, sizin onu nasıl yaptığınıza bağlı olarak değer kazanır. 

Annelik kutsal değildir. Annelik, anne olanların anneliği nasıl yaptığına bağlı olarak değerlidir. 

Dinler kutsal değildir. Kendisinin dindar olduğunu iddia eden insanların o dini nasıl yaşadığına bağlı olarak değer kazanır. 

Etnik köken kutsal değildir. O kökene bağlı olduğunu iddia edenlerin, vatanseverliği nasıl yaşattığına bağlı olarak değer kazanır. 


Orta Dünya'nın kutsallaştırmayı düşünmekten cok seven halkları, çok olanın adaleti az olur. 

1 Mayıs 2026 Cuma

Her şey sınıfsal, her şey


 


Umut Sarıkaya'nın 'Freud'un Annesi' adında bir meşhur karikatürü vardır. Anne 'her şey sinirsel, her şey' der. Ben de arada bir 'her şey sınıfsal, her şey' derken bulurum kendimi. Bu durumda Marx'ın annesi oluyorum, sanırım. 


Sınıf kavramı üretim araçlarının mülkiyetine sahip olup olmamaya bağlı olarak, bireyin toplumdaki yeri ve rollerini tanımlar. Dünya üzerinde bireyleri ya da toplumları sınıflandırmak için pek çok ikilik kullanılır: kadın- erkek, Doğulu- Batılı, gey- streight, beyaz- renkli, ilkel- modern..

Oysa tarihin başlangıcından beri olmasa da belli bir dönemden beri gerçekte iki temel sınıf vardır: ezenler ve ezilenler. Ezenler sayıca azdır ama güç kullanma araçlarını ellerinde bulundururlar. Ezilenler sayıca çoktur ama örgütlü olmadıkları için sayısal üstünlükleri bir anlam ifade etmez. 


Ezilenler ancak mücadele ederlerse kurtulabilir; kimse size getirip özgürlüğünüzü ya da haklarınızı vermeyecektir.  Mücadeleden geçmemiş bir özgürlük özgürlük değildir zira hediye edilmiş bir özgürlük ya da ayrıcalık, beraberinde bir bedel sürükleyecektir. Dünya bir noktadan sonra eşitsizlik üzerine inşa edilmiş ve bize sürekli olarak eşitsizliğin doğal olduğu yalanı tekrarlanmıştır. Oysa eşitliğin olmadığı bir özgürlük, özgürlük değil sömürü düzenini örten bir kandırmacadır. Seyahat etme özgürlüğüne sahip olmanız yetmez. Seyahat edecek ekonomik ve hukuksal koşullara yani uçak biletini satın alacak paraya ve haklara, ötekilere eşit/asgari eşit düzeyde sahip olmanız gerekir.


Benzer şekilde ifade özgürlüğü de adalet olmadan, ucuz bir propagandadan ibarettir. Zira ezenler sınıfi kendi çıkarlarına uyan görüş ya da düşünceler dışındaki ifadeler konusunda pek de tahammüllü olmazlar. 


Sömürü, sınıflı toplumların ürettiği zorunlu bir çıktıdır. Bir sınıfın bir diğer sınıfı sömürdüğü  bir düzen yasal olabilir ancak hukuksal olarak meşru değildir. Ortak toplumsal yaşam, meşruiyetini, insanlar arasında sağladığı eşitlikten alır. Savunulması gereken tek şey insanların onurlu hayatlar yaşamasını sağlayacak, eşitlikçi bir düzendir. Kimseyi sömürmeden ve kimsenin de sizi sömürmesine izin vermeden.


Ezilenlerin en büyük yanılgısı, kendilerinin ezilen sınıf olmadığını sanmalarıdır. John Steinbeck'in ifadesiyle, kendilerini ,"günün birinde zengin olacakları hayaliyle yaşayan geçici fakirler" olarak görürler. Yoksulluğun bir miras olarak nesilden nesile aktarıldığı gerçeğine henüz açık değildirler. Ezenler onlara "çok çalışırsan zengin olursun" der, onlar da yoksulluklarının yeterince çalışkan, yeterince dindar ya da yeterince vatansever olmamakla ilgili olduğunu söyler. Ezilenler de bunu şaşırtıcı bir tevekkülle kabul eder. Mesela ofiste, sınıfta, banka şubesinde ya da vergi dairesinde çalıştığı, lisans diploması olduğu için kendisinin işçi olmadığını zanneden kalabalık bir kategori vardır. Ezenleri taklit ederek geçirdikleri günlerinin kendilerini zengin hissettiren ritüelleri sayesinde, ezilmenin acısını bir nebze hafif atlatırlar. Stanley termosa konan Starbucks, 24 ay faturaya ek alınan İPhone 31 şahane bir antidepresan etkisi yaratır. 


Bu vesileyle, hepinizin 1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı'nı en içten dileklerimle kutlarım,  Orta Dünya'nın kendisini Elf zanneden ama esasen Mordordaki orklar düzeyinde yaşayan ezilen halkları.

31 Ekim 2025 Cuma

12 metrelik raylar


Erkek kardeşimin en büyük çocukluk hayali demiryolu maknisti olmaktı zira çocukluğumuzun başladığı Valirahmibey mahallesinin istasyon altı sokağındaki 'partal ev'den, işittiği her tren düdüğüyle koşa koşa rayların başladığı merdivene gider ve makinistlere el sallardı. Sonradan okuduklarım, izlediklerim öğretti ki demiryolunun geçtiği kasabalarda büyümüş bazı erkek çocukları da kardeşimin bu hayalini paylaşmış. Kızların payına ne düşmüştü bu hayalden, bilmiyorum. Belki suskun bir makasçının karısı olup demiryolu lojmanında huzurlu, sakin, sabit maaşlı bir hayat? 


1860'ta Ottoman Railway Company (ORC) tarafından, Buca'da oturan Levantenlerin Alsancaktaki (o zamanki adıyla Punta) işlerine rahatça giderilmesi için inşa edilen istasyon binası artık defineye malik bir virane. 1935'te dönemin ulaştırma bakanı Ali Cetinkaya'nın imzasıyla 1.825 840 Sterline ORC'den satın alınıp kamulaştırılan hat, uzun yıllar boyunca Alsancak ve civarında işlerde çalışan, başta TEKEL işçileri olmak üzere pek çok insan hizmet etmişti. Bugün ise metruk ve yıkık. Değersizleş/tirme yolculuğumuzdan istasonlar da payını, her insan ve nesne kadar aldı tabii. 


Tren yolu hattı modern raylı sistemlerin inşasıyla birlikte iptal edildi, yerine yer altından giden metro yapılıyor. İptal edilen hat boyu Buca Belediyesi tarafından yürüyüş yolu yapıldı. Bizim payımıza da sembolik olarak bırakılmış bu birkaç metrelik ray kirişleri ve altındaki traversler düştü. Eve 30 sene sonra dönünce, evin mekan değil, insan olduğunu bir kere daha anlattı bu mukavva makasçı silueti.


William Faulkner, Bir Rahibeye Ağıt'ta "geçmiş asla ölmüş değildir. Hatta geçmiş bile değildir" yazmış. Yakındankine uzaktan da bakmak gerek. Çocukluğunuzun gözlerinden öpüyorum Orta Dünya'nın unutkanlıkla malul halkları. 

16 Ağustos 2025 Cumartesi

Şeri Şeri Leydi hukuku




Yaşı yetenler bilir, yetmeyenlere hatırlatma olsun, Necmettin Erbakan 2012'de Hakka yürüyünce, nasıl elde edinilidiği şaibeli mirası (merak edenler Bosna altınları ve Mercümek davasını gugıllayabilir) kızları Zeynep ve Elif ve oğlu Mücahit Fatih arasında ciddi bir davanın konusu olmuştu. 2012 yılı ederiyle,

1 milyon 230 bin 500 dolar değerinde döviz ve 148 kilo altın, İslam şeriatına uygun şekilde %50'si Fatih kalan %50 de iki kız kardeş arasında bölüştürülmek istendi. Lakin Zeynep ve Elif bu taksimata razı gelmedi ve laik Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerine baş vurup, Medeni Kanun'un verdiği haklarını talep ettiler. 2 yıl süren dava sonucunda mahkeme, 2014 yılında, babadan kalan mirasın çocuklar arasında eşit şekilde pay edilmesine karar verdi, dava kapandı.

 

Şimdi efendim, isteyenler tabii ki aralarında özel protokoller yapıp İslam Şeriati olduğunu zannettikleri şekilde sözleşme yapabilir. Burada iki sorun karşımıza çıkar: 1- sözleşmede karşılıklı rıza, bilhassa da kadının rızası meselesi bir sorun teşkil eder zira çoğu kadının, geleneksel aile içinde baskıya maruz kalacağından kimsenin şüphesi yoktur, herhalde. Okur yazar olmayan ya da aile baskısına maruz kalan pek çok kadın bilmeden ya da baskı altında imzalayacağı bir kağıt ile pek çok hakkını kaybedebilir. 2- Bu uygulama masum bir "Müslümanlar isterse kendi aralarında yapsın" olmaktan çıkar ve bu şekilde sözleşme yapmak istemeyen taraflar için bir kovuşturma ve cadı avına dönüşebilir. 

Siyasal İslamcıların şimdiye kadarki karnesi hile hurda ile lekelenmiş olduğu için, aklı başında kimsenin "isteyen öyle sözleşme yapsın" oyununa gelemeyeceği aşikardır. 


Siyasal İslamcıların bizdeki (kötü) örneklerinin başında gelen Erbakan'ın kızları bile Şeriat hukuku değil, Anayasa ve Medeni Kanun'un verdiği eşitlik ilkesinden yararlanmayı seçtiğini göre, kadınların toplumsal yaşamda varlık koşulları konusunda pazarlığa açık bir kapının olmadığını hepimizin anlaması gerekmektedir. 


Özgürlük ve mutluluğumuz, Siyasal İslamcı yalanlarından değil, kazanılmış hakların korunmasına dayanan hakikatlerden geçer, Orta Dünya'nın müsavatperver kadınları. 

24 Temmuz 2025 Perşembe

Ne kadar kutsalsa o kadar boştur.

 Kavramlar da aşınır. Yerli yersiz, olur olmaz kullanıla kullanıla içleri boşalır. İçleri boşaldıkça anlamsızlaşırlar. Muktedir, üstelik kendisi çok daha haince işler yaparken o kadar çok ve çeşitli özne için "vatan haini" der ki artık ihanet kavramı anlamsızlaşır. Oysa vatana ihanet, suçla sabit görülebilmesi için çok ciddi kanıtlarla desteklenmesi gereken bir hukuksal olgudur. Şimdi ise öfkelendiğinize karşı, mesela "hıyar!" ya da "dallama!" demek kadar olağan hale gelmiş alelade bir sözcük. Benzer bir durum ama ters yönden "şehit" ya da "şehitlik" kavramında da yaşanıyor. Kötü yönetim ya da ihmal sonucu ölenler için hooop "şehit oldu/lar" denilip, güya kutsal bir paye verilerek ölümler olağan hale getiriliyor. Oysa İslam gibi İbrahimî dinlerde, din uğruna ölenler için kullanılan şehitlik kavramı, oldukça dar bir terminolojide ifadesini bulur ve ölenin şehit olup olmayacağına karar verecek makam da insan değildir. 


Ölümlerin şehitlikle kutsandığı yerlerde insanlar sebepsiz yere ölür. Terör örgütünün kaçırdığı silah arkadaşlarının cenazesini aramak için mağaraya ekipmansız, tedbirsiz gönderilmiş askerler şehit midir? Yangının ortasına ekipmansız, eğitimsiz gönderilmiş orman işçileri peki? Onlara birer şehadet payesi verilip ölümleri kutsallaştırılır, böylece halkın hesap sorma mekanizmaları kutsal bir bariyerle tıkanır. 


Şii olduğu için İslam aleminin haklılığını görmezden gelmeyi seçtiği İran'ı sosyolog Ali Şeriati, "şehitlik diye sorgusuz cennete gidilecek bir makam gerçekten olsaydı, zenginler o makamı fakirlere bırakmazdı" diyerek, kutsalın siyasete nasıl da güzel alet edildiğine işaret eder. Kutsalı çok olan toplumlarda, zulüm kutsalın arkasına saklanır. 

Ölenler için "şehit" etiketini kullanmadan önce "neden öldüler?", "Sorumlusu kim?", "önlenebilir miydi?" sorularını sormak gerekir. Madende göçük altında kalanların, inşaat asansöründen yere çakılanların, mağarada metandan zehirlenenlerin, otelde yananların, ormanda yananların, tren kazasında ölenlerin, depremde enkaz altında kalanların, selde boğulanların ölümleri, şehadet olarak kutsanınca, kalanlar kendilerini "oh neyse, cennete gidecekler" diyerek rahatlatır. Siyasetçi ve din görevlilerinden kurulu kadrolar, hep bir ağızdan "Allah bize de şehadet mertebesi nasip etsin" dedikten sonra, cenaze namazının kılındığı camii 50 polis eskortuyla korundukları Maybachlar'a binerek terk ederler. Şehit (!) aileleri de bir namazlık itibarın ardından kerpiç duvarlı evlerine geri dönerler. Böylece bir sonraki acıya, felakete kadar hesap sormadan, sorgulamadan hayata akıp gider.


Kutsalı insan ve insanlık olmayan toplumlar, yok yere ölmeye devam eder. Kutsalı bol olanın zalimi eksik olmaz. Az kutsallı, bol sorgulamalı günler dilerim, Orta Dünya'nın mukaddes halkları.